Bir odada olduğunuzu hayal edin. Önünüzde apaçık bir gerçek var; siyahın siyah, beyazın beyaz olduğu kadar net. Ancak odadaki diğer herkes siyahın beyaz olduğunu iddia ediyor. Ne yaparsınız? Kendi gözlerinize mi inanırsınız, yoksa “Acaba ben mi yanlış görüyorum?” diyerek kalabalığa mı uyarsınız?
1953: Kartlar ve Çizgiler Solomon Asch, 1953 yılında tam da bu sorunun cevabını arayan bir deney tasarladı. Deney oldukça basitti: Katılımcılara üzerinde çizgiler olan iki kart gösteriliyordu. Görev, referans çizginin diğer karttaki hangi çizgiyle aynı boyda olduğunu bulmaktı. Cevap, bir çocuğun bile bilebileceği kadar basitti. Ancak deneyin bir hilesi vardı.
Odadaki “Yabancı” Olma Korkusu Odadaki katılımcılardan sadece biri gerçek denekti, diğerleri ise Asch’in asistanlarıydı. İlk birkaç turda herkes doğru cevabı verdi. Ancak sonra asistanlar, hep bir ağızdan bilerek yanlış cevabı vermeye başladılar. İşte o an, gerçek deneğin zihninde bir savaş başladı: “Gördüğüm mü doğru, yoksa çoğunluğun dediği mi?”
Sonuç: %32 Yanlışa Ortak Oldu Deneyin sonuçları sarsıcıydı. Deneklerin %32’si, cevabın yanlış olduğunu adı gibi bilmesine rağmen gruba uyum sağladı ve yanlış cevabı verdi. Peki neden? Çünkü insan, sosyal bir varlıktır. “Öteki” olmaktan, dışlanmaktan, aptal durumuna düşmekten veya grubun sempatisini kaybetmekten korkar.
Bugün Değişen Bir Şey Var mı? Bu deney bize sadece tarihi bir veriyi değil, bugünün toplumunu da anlatıyor. İş toplantılarında patrona itiraz edemeyen çalışanlar, sosyal medyada linç yememek için fikrini söyleyemeyenler veya arkadaş grubunda dışlanmamak için istemediği şeyleri yapan gençler… Asch’in deneyi hala devam ediyor. Soru şu: Siz o %32’lik dilimde misiniz, yoksa “Herkes yanlış da olsa, doğru doğrudur” diyebilenlerden misiniz?