Öyle bir dönemden geçiyoruz ki, “bağımlılık” kelimesi neredeyse tüm insanlığı, özellikle de ülkemizi kuşatmış durumda. Oysa 90’ların sonunda, 2000’lerin başında bu kavram hem anlam olarak hem de sıklık bakımından toplumun gerçekliğinin epey dışındaydı. Bağımlılık genellikle geç ergenlik döneminde başlar, belli bir sosyal çevrede tanımlanır ve çözümü de görece kolay bulunurdu. O yıllarda bağımlılık denince akla sadece birkaç madde gelirdi: alkol, sigara ve belki uyuşturucu. Hatta sigara bile o kadar yaygındı ki, bağımlılık kavramından ayrıştırılırdı. Günde bir paket sigara içmek olağan, iki paket ise “biraz fazla” sayılırdı.
Yıllar ilerledikçe teknolojiyle birlikte hayatımıza yepyeni bağımlılık türleri girdi. Cep telefonlarının sigara paketi büyüklüğünde olduğu günlerden, şimdi her an elimizde taşıdığımız minik bir dünyaya dönüştü her şey. Eskiden birkaç maddeyle sınırlı olan bağımlılıklar; alkol, kumar ve madde dışında, internet, oyun, alışveriş ve marka bağımlılığı gibi davranışsal bağımlılıklara evrildi. En sessiz ama en güçlü bağımlılık ise şüphesiz sosyal medya oldu. Artık bağımlılık sadece bir sağlık sorunu değil; toplumsal, ekonomik ve kültürel bir kimlik meselesine dönüştü.
Pandemi dönemi bu tabloyu daha da derinleştirdi. İnsan, doğası gereği güvenli alana kaçma eğilimindedir. Uzayan stres, belirsizlik ve korku ortamı insanları ekranlara, oyunlara, alışveriş sitelerine ve sosyal medyaya itti. Dijital dünya, bir kaçış değil, bir sığınak haline geldi. Bu da yeni bağımlılık türlerinin hızla yayılmasına sebep oldu. Bugün artık “bağımlı değilim” diyen insanların bile farkında olmadan teknolojiye, dopamin etkisine veya onaylanma ihtiyacına bağımlı yaşadığı bir çağdayız.
Peki bu durumda ne yapmalı? Öncelikle çözümün temeli ailede başlıyor. Ekransız geçirilen kısa zamanlar bile büyük fark yaratabilir. Evin içinde kutu oyunları, belirlenmiş sohbet konuları, küçük aile içi yarışmalar gibi etkinlikler, bireyler arasındaki bağı yeniden güçlendirebilir. Gerçek iletişimi geri kazanmadan bağımlılıkla savaşmak neredeyse imkânsız. Evde başlayan bu değişim, zamanla sosyal çevreye de yayılmalı. Arkadaşlıkların dijital değil, organik temelde kurulması, spor faaliyetlerinin desteklenmesi, ortak hedeflerin belirlenmesi toplumsal bağımlılıkla mücadelede en etkili adımlardır.
Bununla birlikte bağımlılığa yaklaşımda da bir bakış açısı değişimi gerekiyor. Bağımlılık bir “irade zayıflığı” değil, bir hastalıktır. Tıpkı herhangi bir fiziksel rahatsızlıkta olduğu gibi, bağımlılığa da öfkeyle değil, anlayış ve tedavi odaklı bir yaklaşımla yaklaşmak gerekir. Çünkü bağımlı birey cezaya değil, desteğe ihtiyaç duyar.
İyi haber şu ki, bağımlılık tedavisinde yeni yöntemler artık oldukça etkili sonuçlar veriyor. Modern ilaç tedavileri, enjeksiyon uygulamaları, arındırma ve sürdürülebilir iyileşme süreçleriyle birlikte hem bireyin hem de ailesinin motivasyonu güçleniyor. Kişinin kendi farkındalığıyla birleştiğinde, bu tedaviler bağımsız bir yaşamın kapılarını aralayabiliyor.
Sonuç olarak, bağımlılık artık kapımızda değil; evimizin içinde, cebimizde, elimizde. Ama tıpkı her hastalıkta olduğu gibi, erken farkındalık ve doğru destekle bu döngüyü kırmak mümkün. Hepimize daha bilinçli, daha sağlıklı ve tam anlamıyla bağımsız günler diliyorum.